Zamanın Gölgesinde Unutulmuş Bir Medrese
Anadolu Selçuklu mimarisinin en görkemli örneklerinden biri olan ve yüzyıllardır Erzurum'un siluetine damgasını vuran Çifte Minareli Medrese , yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı tarihî ve kültürel anlamla da dikkat çeker.
Erzurum’da yer alan ve halk arasında ”Çifte Minareli Medrese” olarak bilinen yapı, aslında “Hatuniye Medresesi” adını taşır. Mimarı ya da banisi uzun süre bilinmeyen bu medrese hakkında önemli bilgiler, Prof. Dr. Osman Gürbüz’ün 2004 yılında yayımladığı makale ile ortaya çıkmıştır. Yapının temellerinin 1270’li yıllarda atıldığı tahmin edilmekte, Elbistan Savaşı'nın gerçekleştiği 1277 yılına gelindiğinde ise medresenin büyük oranda tamamlanmış olduğu düşünülmektedir. Ancak çeşitli siyasi ve toplumsal sebeplerle açılışı uzun süre yapılamamış ve yapı, “yarım kalan medrese” olarak anılmıştır. Bugün dahi medrese incelendiğinde, bazı mimari işlemelerin tamamlanmamış olduğu açıkça görülmektedir.
İki katlı ve dört eyvanlı olarak inşa edilen bu medresede çok sayıda öğrenci odası yer almaktadır. Mimarisinde, Orta Asya Türklerinin inanç sembollerine rastlanır. Medresenin ana giriş kapısının sağ tarafında, çift başlı kartal motifi ile hilalin içerisinden çıkan hayat ağacı figürü dikkat çeker. Bu figürler dönemin kültürel ve inanç dünyasına ışık tutmaktadır.
Yapının kitabesinin Ruslar tarafından çalındığı yönünde halk arasında yaygın bir kanaat bulunsa da, tarihçiler bu bilginin gerçeği yansıtmadığını ifade etmektedir. Medresenin en yüksek eyvanı, Güneykapı kemeridir. Bu eyvan, diğerlerinden daha yüksek tutulmuş, kapının iç kısmına medrese inşa edilirken, dış kısmına ise büyük bir kümbet yapılmıştır. Bu nedenle yapı, adeta bir eyvan kemeri görünümüne bürünmüştür.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Erzurum ve Pasinler’e dair vakıf defterlerinin yeniden düzenlenmesi sırasında Hatuniye Medresesi’nden söz edilmiştir. Bu kayıtlar doğrultusunda, medresenin, Alaaddin Keykubat’ın oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı Hont Hatun için yaptırıldığı ifade edilmiştir. Ancak Haluk Karamağralı, Erzurum’un savaşlar nedeniyle bir dönem yaklaşık 60 yıl boyunca boş kaldığını, daha sonra çevre bölgelerden getirilen halk ile yeniden canlandırıldığını belirtir. Bu yeni halkın verdiği sözlü bilgilerin vakıf defterlerine aktarılmasıyla, bazı yanlış rivayetlerin kayıtlara girmiş olabileceğini savunur. Ancak Prof. Dr. Osman Gürbüz, bu bilgilerin doğru olduğunu tespit ederek 2004’te yayımladığı akademik çalışmasında bu iddiayı teyit eder.
Medresenin yapımıyla ilişkilendirilen önemli figürlerden biri de Gürcü Hatun’dur. Eşinin vefatından sonra, dönemin önemli devlet adamlarından Vezir Muhyiddin Pervane ile evlenmiş; ancak Pervane’nin ihanetle suçlanarak öldürülmesinin ardından, medrese çalışanları yapıyı terk etmiştir. Bu gelişme, medresenin tamamlanamamasına yol açan önemli kırılmalardan biri olmuştur.
Ünlü seyyah Evliya Çelebi, IV. Murad döneminde kaleme aldığı Seyahatname’sinde bu yapıdan söz eder. Çelebi, medresenin Erzurum Ulu Camii'nin doğusunda, duvar dibinde yer aldığını ve halk arasında Akkoyunlu eseri olarak kabul edildiğini; hatta bazılarının yapının Uzun Hasan tarafından inşa ettirildiğini söylediğini aktarır. Medreseyi boş ve terkedilmiş hâlde gören Evliya Çelebi, burayı top dökümhanesine çevirir. Bu işlev değişikliğiyle birlikte medrese, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar askeri amaçlarla kullanılmış; meşhur “balyemez” toplarının gülleleri burada hazırlanmıştır. Günümüzde medresenin avlusunda bu güllelerden bazıları sergilenmektedir.
Son olarak, Erzurum halkı arasında anlatılan ve medrese minarelerinin yapımında usta ve çırağın intihar ettiğine yönelik hikâye ise tarihî gerçeklikle bağdaşmamaktadır; bu anlatı halk söylencesinden ibarettir.


Yorumlar
Yorum Gönder