Levent Yaylagül – Kitle İletişim Kuramları Kitap İncelemesi: Egemen ve Eleştirel Yaklaşımlar

Bazı kitapların sesi olur. Sen cümleleri okurken o satırlar, zihninde kayıtlı olan bir ses ile eşleşir ve okuma yapmaktan dinleme yapmaya evrilirsin. Bu kitap da öyle bir kitap, tabii herkes için değil…


Okurken beni üniversite yıllarıma götürdü. Sanki yine o sınıfta Hüseyin Hoca ile İletişim Kuramları dersini işliyormuşum gibi hissettim. Bu nedenle kitabı dikkatli okumam gerekti.

Peki, bu kitap nedir? Neden bahsediyor? Bunlar hakkında konuşalım biraz. Öncelikle kitabın, Prof. Dr. Levent Yaylagül’e ait olan Kitle İletişim Kuramları kitabı olduğunu söylemeliyim.

İletişim mezunlarının korkulu rüyası olan derslerden biri olan iletişim kuramlarındaki bilgileri içeriyor. Frankfurt Okulu’ndan Suskunluk Sarmalı’na, Ekonomi Politik Yaklaşım’dan Kapitalizm’e kadar birçok kuram ve konuyu içeriyor.

Kitap bilgi ağırlıklı olduğu için çok geniş bir kitleye hitap etmiyor. Genelde gazetecilik, sosyoloji gibi toplumla birebir iletişim kuran alanlarda eğitim gören mezun ya da öğrenci gruplarının daha çok ilgisini çekiyor.

Öncelikle kitabın yazarı Prof. Dr. Levent Yaylagül’den kısaca bahsetmek gerekirse, Yaylagül iletişim bilimleri alanında çalışmalar yapan bir akademisyendir. Özellikle kitle iletişim kuramları, medya, eleştirel iletişim çalışmaları ve iletişimin ekonomi politiği üzerine çalışmalar yürütmektedir. Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Yaklaşımlar adlı kitabında ise iletişim alanındaki farklı kuramları ele alarak medyanın ekonomik, ideolojik ve toplumsal işlevlerini eleştirel bir bakış açısıyla incelemektedir.

Biraz kitaptan bahsetmek gerekirse, üç bölümden oluşuyor. Bu bölümler: Egemen Yaklaşımlar, Eleştirel Yaklaşımlar, Küreselleşme ve İletişim.

Kitabın ilk bölümünde ise kitle iletişim araçlarının ne amaçla kullanıldığı ve toplum üzerindeki etkileri ele alınıyor.

Kitle İletişim Araçları’nın (KİA) kullanılma amacıyla başlayan Yaylagül, bunu şu şekilde açıklar:

“... endüstriyel düzeyde örgütlenerek hem birer ekonomik kâr ve çıkar amaçlı olarak hem de diğer endüstrilerden farklı olarak bilinç yönetimi ve ideolojik yönlendirme amacıyla kullanılmaktadır.”

Meyda ve Dönüşüm

İnsanların yeni şeyler bulması ve icat etmesiyle basın alanı da kendini geliştirmiştir. Zaman içerisinde basım teknikleri, telefon, fotoğraf, televizyon gibi icatlar sistemlerini geliştirmiş ve bu da yeni bir dönüşüme neden olmuştur. Bu konuya Yaylagül şöyle değinmiştir:

“İngiltere'de bir endüstri ve ticari etkinlik olarak 1890'lardan itibaren basının gelir kaynakları değişmiş ve böylece ticari basın ortaya çıkmıştır. 1910 ve 20 yılları arasında sinema popüler hale gelirken, 1920'li yılların ikinci yarısından itibaren radyo yayınları yerleşik ve kurumsal hale gelmiştir. 1940'lardan itibaren televizyon yayın kurumları ortaya çıkmış ve televizyon gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.”

Eleştirel yaklaşımlar kısmına geldiğimizde ise burada bizi bir karşılaştırma bekliyor:

Eleştirel Yaklaşımlar, inceledikleri konuyu ve toplumu dönüştürebilecekleri düşüncesinden hareket eder. Eleştirel olmayan yaklaşımlar ise inceledikleri konuyu evrimci bir yaklaşımla ele alır.

Peki, kuram ne demektir?

“Kuram, herhangi bir toplumsal olayı ya da olguyu, onun gelişimini, nedenlerini ve sonuçlarını bir bütünlük içinde açıklayan, bilimsel ve sistemli fikirler bütünüdür. Kuram, tamamıyla kesinleşmemesine rağmen kısmî bir şekilde doğrulanmış varsayımlar dizgesidir. Kuramlar, olay ve olguları açıklamaya ve önceden tahmin etmeye imkân veren, mantıksal olarak düzenlenmiş bilgi bütünleridir. Gözlemle elde edilen benzer durumların genellenmesiyle ve bilimsel soyutlamalarla elde edilir. Kuramlar aslında birer önermedir.”

Eleştirel Kuram ve Ana Akım Kuram farkı nedir?

“İletişim alanında var olan toplumsal düzeni meşrulaştırma ve sürdürmeyi amaçlayan kuram ve yaklaşımlar ‘ana akım’ kuramlar olarak adlandırılırken, mevcut sistemi ve iletişimi eleştirel bir tarzda irdeleyen çalışmalar ‘eleştirel kuramlar’ olarak değerlendirilmektedir. Ana akım yaklaşımlarda iletişim sadece bir enformasyon (bilgi) alışverişine indirgenir.”

1959 yılına kadar iletişim, diğer alanların içerisinde incelenirken 1959 yılına gelindiğinde iletişim çalışmalarında bir dönüm noktasına geliniyor ve iletişim, sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi gibi alanlardan ayrılarak bir uzmanlık alanı olmaya başlıyor.

Kitleler, kısaca çobanlar tarafından yönlendirilen sürü olarak görülüyor

Lazarsfeld ve Robert Merton’ın 1948 yılında yayınladıkları The Communication of Ideas adlı eserinde, medyanın izleyicilerin zamanını çalarak onların enerjilerini tüketmekte ve onları uyuşturarak işlevsiz hâle getirdiğini belirtmişlerdir.

Baktığımızda bugün bile bunu görebiliyoruz. Teknolojinin gelişmesiyle televizyon ile bağlantımız artık ceplerimize kadar girdi. Ve medya artık dört bir yanımızda olduğu için, burası aracılığıyla verilen mesajlardan insanların kaçınması mümkün değil. Medya tarafından bizlere sunulan içerikler o kadar birbirine benziyor ki seçerek algılayabilmemiz için çok az seçenek bulunuyor. Seçici algılama azaldıkça medyanın bizi etkileme oranı da buna paralel olarak artmaktadır.

Yaşam koşullarımızı seçemediğimiz gibi maruz kaldığımız medya mesajlarını da maalesef belirleyemiyoruz. Bu mesajların oluşması hakkında Yaylagül, medya içeriklerinin oluşmasında ve izleyicilerin bilinçlerinin şekillenmesinde kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerinin yabancılaştırıcı etkilerinin unutulmaması gerektiği konusunda bizi uyarıyor.

Kitle insanı, propagandaya karşı direnecek eleştirel bir akıldan ve bilgi birikiminden yoksun olarak görülüyordu. Kitleler, kısaca çobanlar tarafından yönlendirilen sürü olarak görülüyordu. Ekonomik, siyasal ve entelektüel seçkinler, kitle iletişim araçlarını kullanarak bu insanları yönlendirebiliyorlardı. Biz bugün buna sürü psikolojisi diyoruz ve bunu daha çok siyasi alanda görüyoruz. Araştırmayan, okumayan, öğrenmeyen gruplar, kendilerine seçtikleri bir kişinin arkasından doğru ya da yanlış olduğunu hesaplamadan gidiyor. Zaman ilerlese ve bilgiye ulaşım kolaylaşsa da öğrenilmiş çaresizlik bir türlü geçmişte kalamıyor.

Kullanım ve Doyumlar Yaklaşımı ve KİA

Kullanım ve Doyumlar Yaklaşımı kısmına gelindiğinde burada KİA’dan bahsedilir. KİA ile yayılan mesajların özgür bir biçimde olmadığı, medya kuruluşları tarafından izleyicilere ne sunuluyorsa izleyicinin onu tüketmek zorunda olduğu vurgulanır. İzleyiciler medyadan aldıkları mesajları tek başlarına çözemezler; üyesi oldukları grupların diğer üyeleri ile paylaştıkları ortak kültürel kodlar çerçevesinde anlamlandırırlar.

Yaylagül aynı zamanda Ekme Kuramı’ndan bahseder ve bu kuramın amacının, özünde medyayı sosyalleştirici araçlar olarak değerlendirmek ve televizyon izleme süreleri arttıkça gerçekliğin televizyonda sunulan versiyonuna inanma oranlarının artıp artmadığını ortaya koymak olduğunu söyler.

“Çok fazla televizyon izleyen insanlar, televizyon programlarında yaratılan ve sunulan dünyadan, daha az izleyen insanlara göre, daha çok etkilenmektedirler. Bu izleyiciler, özellikle kendilerinin yaşayamayacağı tecrübelere daha çok inanırlar. Daha az televizyon izleyenler, daha çok televizyon izleyenlere göre daha fazla enformasyon kaynağına sahiptir. Özellikle daha az hayat tecrübesi olan çocuklar ve gençler, enformasyon aracı olarak televizyona diğerlerinden daha çok bağımlı durumdadırlar. Gerbner'e göre, televizyonda şiddetin aşırı sunumu izleyicilere daha çok saldırgan davranışlardan ziyade kanun ve düzen hakkında simgesel mesajlar iletir.”

Fakat bunu ülkemiz için değerlendirdiğimizde Gerbner’ın hipotezi çürüyor. Televizyona çok fazla maruz kalmış insanlar, orada bulunan yaşam ve şartlara özeniyor ve bunun bir kurgu olduğu gerçeğini göz ardı ederek onu günlük yaşamlarına uyarlamaya çalışıyorlar.

Böyle olunca da birçok soruna neden oluyorlar ve gündemimiz sürekli değişiyor. Bazen de gündem bilinçli olarak bazı kişiler tarafından değiştiriliyor. Buna da gündem kurma deniliyor. Yaylagül bu yaklaşımı şu şekilde aktarıyor:

“Gündem kurma yaklaşımı, medyanın insanların nasıl düşüneceklerini belirlemediği ancak ne hakkında düşüneceklerini belirlediği görüşüne dayanır. Medyanın gücü, bazı sorunları ve konuları görmezlikten gelip marjinalize edebilmesi ve bazı sorun ve konuları da istediği sıklıkta ve yoğunlukta kamuoyunun gündeminde tutabilmesinde yatar.”

Eleştirel Yaklaşımlar

Kitabın ikinci bölümü olan Eleştirel Yaklaşımlar kısmına gelince bizi ilk olarak Frankfurt Okulu karşılıyor. Burada bize Frankfurt Okulu hakkında bilgi veriliyor. Öğrencilerinden bahsedilip daha sonra nasıl Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) taşındığı anlatılıyor.

Frankfurt Okulu’na göre kapitalist toplumlarda gerçekler burjuvazi tarafından üretilir ve kültür endüstrilerinde işlenir. İdeoloji gerçekliği çarpıtır. Bunu yaparken amacı, eşit olmayan güç ve iktidar mücadelelerini kamufle etmek ve mevcut sistemi meşrulaştırmaktır.

Kültür endüstrisinin kapitalist üretim ve yeniden üretimin önemli bir parçası olduğunu söyleyen Yaylagül, eleştirellikten uzak, içinde bulundukları durumdan memnun tüketiciler yarattığını ve amacın zevk ve eğlence olduğunu söyler. İzleyicilerin gündelik yaşamın sorunlarından, sıkıntılarından ve gerçeklerden kaçmasına hizmet edildiğini aktarır. Ve “Gerçeklerden kaçan ve sürekli eğlence arayışında olan bir kitle toplumu yaratılmaktadır. Bu kitleye kapitalist ideoloji benimsetilir.” der.

Kapitalist sistemde sol cemiyetten de bahseden Yaylagül, bu cemiyeti işçi sınıfının oluşturduğunu ve her zaman bölünmüş bir yapıya sahip olduğunu aktarır. Yaylagül, kapitalist sistemde hiç kimsenin, ne kadın ne de erkeğin özgür olmadığını ve bu toplumlarda kadınların da birer cinsel nesneye dönüştürülmüş olduğu bilgisini verir.

Hegemonya

Hegemonya kısmına gelindiğinde ise küçük bir azınlığın nasıl olup da zora bile başvurmadan toplulukları kontrol ettiği inceleniyor. Elit bir azınlık nasıl olur da zora başvurmadan çoğunluğu kontrol edebilmektedir? sorusu soruluyor. Cevap olarak ise “Bu azınlığın ülkedeki temel kurum olan devlete ve onun organlarına ve kitle iletişim araçlarına sahip olması” veriliyor. Yani bu araçlar vasıtasıyla azınlık çoğunluk üzerinde kontrol sahibi oluyor.

“Hâkim sınıf kontrolünde tuttuğu zenginlikleri ve toplumda işgal ettiği pozisyonu korumak, sürdürmek ve sürekli hale getirmek için kendi dünya görüşünü, felsefesini, bilimini, kültürel ve ahlaki değerlerini topluma mal eder. Kapitalist girişim, kâr ve yöneticilerin her türlü girişimi ve uygulamaları sağduyu ve toplumun çıkarı olarak sunulur. Medyada haber değeri olacak olay ve olgular hep egemen sınıfın bakış açısıyla sunulur. Bireycilik yüceltilir. Yoksullukta ve başarısızlıkta kişiler suçlanır.”

Gramsci’ye göre rıza; egemen sınıfın kendi dünya görüşünün ve düşünme biçiminin toplumun üyelerine kabul ettirilmesidir. Okul, kilise (din), medya gibi kurumlar, insanların düşüncelerini ürettiği ve yeniden ürettiği kurumlardır. Bu kurumlar aracılığıyla egemen sınıf kendi düşünce biçimini ve dünya görüşünü topluma yayar. İnsanlar herhangi bir toplumsal sorunla karşı karşıya geldiklerinde kendilerine öğretildiği gibi, yani egemen sınıfın bakış açısıyla olayları değerlendirirler. Bu bakış açısı onlara doğal ve sağduyu olarak görülür. Olayları sınıfsal çıkarlarla ilişkilendiren kişiler ise sapkın (deviant) kişiler olarak değerlendirilirler.

Eleştirel Ekonomi Politik

Kitabın sonlarına doğru yaklaştığımızda ise karşımıza Eleştirel Ekonomi Politik kavramı çıkıyor. Bu yaklaşımın amacı şu şekilde açıklanıyor:

“Eleştirel ekonomi politik yaklaşım dünyanın işleyiş biçimini sorgulayarak pek çok yanlış kabullerin ve mitlerin üzerindeki örtüyü kaldırarak gerçeği ortaya çıkartır. Bu yaklaşım olumsuz ve yıkıcı değil, aksine özgürleştiricidir. Bu yaklaşımın amacı insanlara iktidarlar tarafından nasıl yönlendirildiklerini göstererek onları aydınlatır. Bu anlayış küreselleşme, mülkiyet biçiminde yoğunlaşma (tekelleşme) gibi geniş kapsamlı konularda çalışır ve dünyaya bir bütün içerisinde bakar, onu anlar ve eleştirir.”

Medyada Tekelleşme

Medya da tekelleşme konusuna gelindiğinde ise bu konu popüler medya programları üzerinden ele alınır:

“Popüler medya programları cinselliğe, sansasyona, kişisel hikâyelere ve kişisel doyuma dayanır. Medya her zaman sisteme karşı olan radikal düşüncelerin ve hareketlerin düşmanıdır. Radikal hareketler kendi düşüncelerini yayabilmek için pazara ve medya sektörüne girebilecek sermayeye sahip değillerdir. İş yapış biçimlerinde kısmi özgür olan medya profesyonellerinin seçimleri medyanın üretim biçimi tarafından sınırlandırılır. Tekelci rekabet var olan veya var olabilecek medya kuruluşlarının sayısını sürekli azaltmaktadır. Mümkün olduğunca çok okuyucuya, izleyiciye ulaşma isteği medya içeriklerinin gitgide birbirine benzemesine yol açmaktadır. Bu içerik de ünlü ve zengin kişilerin özel hayatları, tüketim, sağlık, moda, boş zaman, kişisel ilişkiler ve tatil gibi konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Alt sınıfların toplumsal sorunlarına yer verilmez. Verilse bile bağlamından koparılarak, kişiselleştirilerek ve gösteriye dönüştürülerek verilir. Kişilerin dikkatleri yukarıda sayılan kişisel konulara yöneltilince toplumsal sorunlarla uğraşacak zaman kalmaz.”

Yaylagül, kitabın son kısmında ise Amerika’daki ekonomik yaklaşıma değinerek küreselleşme ve kapitalizmle kitabı bitiriyor.

Amerikan ticari televizyonlarından ve bunların içeriklerinden bahseden Yaylagül, bunların çok güçlü olduğunu söylüyor. O kadar güçlüdür ki dünyada çok az ulus bunlara karşı koyabilirmiş. Amerika’nın etkisi ve Amerikan reklam ajanslarının baskısıyla neredeyse bütün dünyada ticari yayıncılığa geçilmiş. Bu fırsatı kaçırmayıp iyi değerlendiren ABD, uydu yolu ile fakir ulusları pasifleştirmeye ve kontrolü altına almaya başlamış.

İzlediğimiz reklamlar dâhil her şey aslında planlı ve programlı. Tekelci kapitalist toplumda reklamcı destekli kitle iletişim araçları, izleyicileri meta (veri) hâline getirerek reklamcılara satar. Reklamcılar, reklam harcamasıyla izleyicilerin dikkatlerini satın alıyor. Tekelci kapitalist toplumda televizyon ve radyo programları ücretsiz sağlanır. Gazeteler ve dergiler sadece dağıtım fiyatı gibi çok küçük bir fiyata sağlanır. Medyada yer alan bilginin, eğlencenin ve eğitim malzemesinin asıl amacı, izleyicinin dikkatini reklamı yapılan ürünlere ve hizmetlere çekmektir. Bunun için medya kuruluşları en çok izleyiciyi çekecek programlar için birbirleriyle yarışırlar. Reklamcılar tüketicilere hangi markaları alacaklarını öğretirler. Yani tekelci kapitalizm, reklamlar aracılığıyla talep yönetir ve yönlendirir.

“Bugün bağımsız bir kültür ve dolayısıyla bağımsız insan yoktur. İnsanların düşüncelerinin propaganda sistemleri aracılığıyla yönlendirildiği bir ortamda bağımsız bireyden bahsedilemez.”

Herkesin birbiriyle aynı olduğu bugünlerde, aynı kıyafetin, aynı ayakkabının hatta aynı telefonun kullanılması hakkında ise Paul du Gay şöyle der:

“Küreselleşme ile homojen bir dünya kültürü yaratılmaya başlanmıştır. İnsanlar aynı alet-edevat ve ürünleri kullanmakta, benzer şeyler yiyip içmeye başlamakta, aynı mağazalardan giyinmekte, benzer filmleri ve televizyon programlarını izlemekte, benzer müzikleri dinlemeye, benzer sigaraları tüttürmeye başlamışlardır. Dolayısıyla küreselleşme sermayenin, bunların ürettiği malların ve bu malların tüketiminin, kısaca kültürün küreselleşmesidir.”


Tüm bu anlatılanlara baktığımızda Kitle İletişim Kuramları, yalnızca iletişim alanında kullanılan kuramları anlatan bir kitap olmaktan çıkıp, günlük hayatımızda maruz kaldığımız medya içeriklerini sorgulamamızı sağlayan bir bakış açısı sunuyor. Kitabı okurken televizyon programlarından reklamlara, sosyal medyadan tüketim alışkanlıklarımıza kadar birçok şeyin aslında ne kadar bağlantılı olduğunu fark ediyorsunuz. Belki de kitabın en önemli tarafı, bize yalnızca “medya bizi nasıl etkiliyor?” sorusunu sordurması değil; aynı zamanda “Biz neyi, neden tüketiyoruz ve bize sunulan gerçekliği ne kadar sorguluyoruz?” sorusunu da düşündürmesi. Üniversite yıllarında ders olarak öğrendiğimiz kuramların, bugün kullandığımız telefonlardan izlediğimiz içeriklere kadar hayatımızın içinde olduğunu görmek ise kitabı benim için yalnızca akademik bir kaynak olmaktan çıkarıp, yeniden düşünmemi sağlayan bir esere dönüştürdü.

Yorumlar

Popüler Yayınlar